“Kırmızı etin yıllarca tu kaka edilmesi, sessiz durmalarına alıştığımız kırmızı et savunucularının canına tak etti. Judith Schwartz'in İnekler Gezegeni Koruyor, Niman Ranch'ten Nicolette Hahn Niman'ın Sığırları Savunmak: Sürdürülebilir Et Üretiminin Hikâyesi ve Allan Savory'nin Otlatma Devrimi isimli kitapları raflardaki yerini aldı ve çok farklı bir resim çizdi.”
Josh Tickell
Yazar
West Coast’taki (Batı Yakası) herhangi bir yerde düzenlenen bir kokteyl partisine gidin ve lezzetli et sandviçleri ile “iklim değişikliği” arasındaki bağlantıdan bahsedin. Emin olun ki havada kıvılcımlar uçuşacaktır. Kırmızı et tüketiminin neden olduğu dolaylı hasar, son yirmi beş yılın daha iyi bir kısmı için şiddetle tartışıldı ve son zamanlarda kontrolden çıkma noktasına geldi. Kırmızı etle olan aşk/nefret ilişkimize neden ve nasıl tekrar girdiğimizi anlamak için zamanda bir miktar geriye gitmeliyiz.
1980’lerde San Francisco Körfez bölgesi merkezli Rainforest Action Network (Yağmur Ormanları Ağı), Burger King’in Orta Amerika’daki 35 milyon dolarlık “yağmur ormanı eti” sözleşmesine son vermesini sağladı. Kırmızı et karşıtlığı davulunu çalan Sting ve Phil Collins kısa sürede konuya müdahil oldu. Birçok çevreci için, hamburger ormanların tahrip edilmesiyle eş anlamlı hâle geldi. Ancak bu telaş içinde kaybolan ise bir zamanlar ağaçların yetiştiği yerlerde sığırların gezinmesine yol açan ince ve karmaşık ilişkilerin bir ifadesiydi. Bu yağmur ormanı tahribatı döngüsü genellikle yoksulluk ile başlar, tomrukçuluk ile devam eder, büyükbaş hayvanlara gelir, araziyi soya fasulyesi üretimine dönüştürür ve çölleşme ile sona erer.
1997 yılında Hayvanlara Etik Muamele İçin Mücadele Edenler Derneği (PETA) “McCruelty” (McVahşet) kampanyasını başlattı. McDonald's'ın yirmi üç ülkedeki restoranlarını hedef alan ve mezbahalarda çekilmiş kanlı fotoğrafları içeren dört yüz protesto gösterisi düzenlediler. Bundan kısa bir süre sonra PETA, Burger King ve Wendy’s’i de benzer kampanyalarla hedef aldı. Her üç restoran da hamburger satmaya devam etti, ancak temel hayvan refahı standartlarını temin etmeyi kabul ettiler.
2000'li yılların başları deli dana salgınlarını gördü. Daha sonra sanki kırmızı et sektörü için işler yeterince kötü değilmiş gibi, Morgan Spurlock’un flaş belgeseli Super Size Me (Şişir Beni) beyaz perdeye çıktı. Oscar'a aday gösterilen film temelde fast food yemeklerinin tüketicileri şişmanlattığını gösteriyor.
O zamanlar Dünya İzleme Enstitüsü'nden Robert Goodland ve Jeff Anhang, "Hayvancılık ve İklim Değişikliği: Ya İklim Değişikliğindeki Temel Aktörler İnekler, Domuzlar ve Tavuklarsa?" başlıklı bir rapor hazırladı: Bu soru yeterince kutuplaştırıcı değilmiş gibi yazarlar ilk başlarda şöyle yazdı: “Analizimiz hayvancılık ve yan ürünlerinin aslında yılda en az 32 milyar 564 milyon ton CO2e'den sorumlu olduğunu veya yıllık dünyadaki GHG emisyonlarının yüzde 51'ini oluşturduğunu gösteriyor." CO2e, karbondioksite "eşdeğer" anlamına geliyor, GHG emisyonları ise sera gazı emisyonları demek.
Ancak rapor, genelleyici ve yanlış varsayımlara dayanıyor. Gerçeğe aykırı olarak, “Pratikte daha fazla hayvan ve yem üretimi gerçekleştirmenin tek yolu doğal ormanı yok etmek olduğunu” iddia ediyor. Ancak, Kuzey Amerika'da son elli yılda, ekim alanları her yıl daraldığı hâlde, yemlik mısır üretimi her yıl kesin bir şekilde artmaya devam ediyor. Şimdi daha fazla sayıda hayvanı beslemek için daha fazla mısır ürettiğimizi savunmuyorum, ancak daha fazla mısır yetiştirmek için Orta Batı eyaletlerinde yağmur ormanı kesilmediği de bir gerçek.
Rapor, etin pişirilmesinin, paketlenmesinin ve taşınmasının sera etkisi üzerindeki etkilerine diğer gıda türlerininkinden daha fazla vurgu yapıyor. Her ne kadar hayvanların solunumundan (nefes verme) kaynaklanan CO2 atmosferden kaynaklansa ve hayvanlara gıda olan bitkilerin yaşam döngüsüne katılsa da (ve endüstriyel tarımdan önce Dünya'da çok daha fazla ruminant olsa da) bu CO2’yi de sayıyor. Rapor, çevrecileri iki kampa ayırdı: hayvancılığın sera gazlarının yüzde 51'inin müsebbibi olduğuna inanan ve inanmayanlar.
2014 yapımı Cowspiracy adlı belgeselin internetten yayılması adeta ateşe benzin döktü. Dünya İzleme Enstitüsü raporundan bir sayfayı ele alan film, “et ve süt endüstrisinin; toplamda bütün otomobillerin, kamyonların, trenlerin, teknelerin ve uçakların egzozundan daha fazla sera gazı ürettiği” iddiasında bulunuyor. Film, diğer tüm etkenleri görmezden gelerek dünya genelinde suyun aşırı kullanımı, yağmur ormanlarının tahrip edilmesi, emisyonlar, çevresel bozulma ve iklim değişikliği için et üretimini suçluyor.
Kırmızı etin yıllarca tu kaka edilmesi, sessiz durmalarına alıştığımız kırmızı et savunucularının canına tak etti. Judith Schwartz'in İnekler Gezegeni Koruyor, Niman Ranch'ten Nicolette Hahn Niman'ın Sığırları Savunmak: Sürdürülebilir Et Üretiminin Hikâyesi ve Allan Savory'nin Otlatma Devrimi isimli kitapları raflardaki yerini aldı ve çok farklı bir resim çizdi.
İnek karşıtı aktivistler gibi, bu yazarlar da her tür hayvan için fabrika çiftçiliğinden kaçınıyor. Ancak, et tüketimini tamamen sona erdirmek yerine, hayvancılık ve çiftçiliğe ineklerin karbondioksit tutma, otlakları geri kazanma, çölleşmeyi tersine çevirme ve su kaynaklarını dengeleme için merkezi önemde olduğu çevre dostu bir yaklaşım önerisi getiriyorlar. Bu yazarlar ve araştırmacılar, büyük baş hayvanların rejeneratif tarımın anahtarlarından biri olduğu iddiasından yararlanıyor.
KARBON COWGIRL
Kamyon tekerlek izlerine çarparken ben sevgili hayata tutunuyorum. Sarp bir dağ yoluna tırmanıyoruz. Aracın burun arkaya doğru devrildiğini düşünmemeye çalışıyorum. Ancak neredeyse dikey bir açıda yukarı doğru sürüş, otuz dört yaşındaki Doniga Markegard için ikinci bir tabiata dönüşmüş görünüyor zira bu sırada eşi Erik'le beraber kiraladıkları toprakları ellerinden almak isteyen muhafazakârlara karşı verdikleri savaş hakkında sohbet edebiliyor.
Tepenin zirvesine ulaştık ve kamyon düz uçuşa geçti. Doniga çekip gitti, bir pala kaptı ve otlarında etrafında dolaşmaya başladı. Benimse araçtan ayrılmadan önce biraz zamana ihtiyacım var.
Doniga'yı kamyondan metre ilerde ot öbeklerinden birini incelerken buluyorum. "Bu otlar otlayanlarla gelişti, bu nedenle birbirlerine karşılıklı yarar sağlamak için birlikte geliştiler. Bu çimen kümesi içindeki tüm yeşillikleri görüyor musun?" Yeşil çimenleri göstermek için sarı çimleri büyük bir dikkatle ayırıyor. En yakın su kaynağından kilometrelerce uzaktayız fakat onlar yeşil, canlı ve büyüyor.
Sözlerine devam ediyor: “Peki hiç otlatılmazsa ne olur? Sonunda kurur ve tamamen çöle dönüşür. İşte bu yüzden otlayan hayvanların devinimi, bu yerel kıyı taraçasının çayırlarının canlı kalmasını sağlıyor.”
Doniga açıklamalarına devam ediyor: “Sığırlar gelecekler ve oradakileri tepeden yiyecekler. Böylece bu, ineklerin midesine girer ve ardından çimler ısırıldığında, bu kökler güçlenir. Ve bu kök neyden yapılmıştır? Karbondan."
Kovaladığım görünmez şey işte orada: toprak bazlı karbon tutumu. Hala göremiyorum. Ancak bu rüzgârla taralı Californiya yaylasında, uygarlıktan uzakta, görebildiğim sağlam biyolojik gelişimdir ve yalnızca bir tutam çimenlikte değil. Yukarı bakıyorum ve beynimin şimdiye dek bir yabani ot alanı olarak görmezden geldiği şeyin gerçek bir ot ormanı olduğunu fark ediyorum.
Doniga'ya göre, “Kaliforniya'nın yaşlıları, belinize uzanan güzel yeşil bozkırlardan bahsederler. Bunların kök sistemleri toprakların derinliklerinde besin maddelerine, yer yüzeyinin derinliklerinde tutulan suya iner.”
Kaliforniya’nın merkezi kıyılarının kuru tepeleri, kendi hâline bırakıldığında hayvanların yediği otların yerini alan, istilacı düzensiz yeşil bir çalı ve sonu gelmez bir çite yakın bir şey olan "çakal fırçası" ile kendini çabucak örtebilir. “Doğanın doğaya geri dönmesine izin verme” fikrindeki sorun, “yerli” çakal fırçasının, geçen yılın otlarında büyük miktarlarda bulunmamasıdır. Toprağın ekolojik hafızasına hızlı bir başlangıç yaptırmak ve türleri dengelemeye başlamak için, hayvanlar da dahil olmak üzere mümkün olduğunca orijinal doğanın mümkün olan kadarını geri eklemeniz gerekir.
Doniga, içinde bulunduğumuz yönetilen çayırın, sadece sığırlar için otlatma arazisi olmadığını söylüyor. Aynı zamanda karaya yuva yapan kuşlar, geyikler, serçeler, tilkiler ve diğer vahşi hayata ev sahipliği yapıyor. Çimlere bakınırken, tepede gezinen bir şahin öğle yemeği arıyor. Ciyak ciyak bir alıcı kuş kesinlikle hoş bir dokunuş katıyor.
Sığırlarının sadece kendi kendilerine otlamak için terk edilmediklerini vurguluyor. Markegardlar, normalde tembel hayvanların sürekli hareket halinde tutularak, doğal otlatma modellerini taklit etmeye çalışıyorlar, böylece çim hiçbir zaman toprağa çok yakın bir şekilde çiğnenmez. İçinde bulunduğumuz alanın yaklaşık doksan gün boyunca bırakıldığını ve yeni bir “biçme” için neredeyse hazır olduğunu öğreniyorum. Sistem genelinde ekolojik sorunlar kümesine sihirli değnek çözümü olmaktan ziyade, sığırları arazi sistemlerini canlandırmaya yardım etmek için bir araç olarak görüyor. Doniga, yönetim olmadığında veya “aşırı otlatma” durumunda sığırların ekosisteme çok fazla zarar verebileceğini kolaylıkla anlayacak kapasitede.
Doniga, bana çayırlarındaki çimen kümelerinin karayı bir tür samanla kapladığını gösteriyor. Toprağa ulaşmak için kökü derinlerdeki otlardan oluşan tabakayı kaldırmaya çalışırken “Görüyorsun, toprağa ulaşmak çok zor” diyor. Bu tema, toprak hareketindeki hemen hemen herkes tarafından benimseniyor: sağlıklı bir toprak bazlı tarım sisteminde, doğa kendisini örter. Çıplak toprak yoktur.
Mera yönetiminin ardındaki bütün fikri ise şöyle özetliyor: “Atmosferden karbonu fotosentez yoluyla bitkiye ve ardından bitkiden kök sisteme alıyoruz ve o da humusa dönüşerek yüzey topraklarını oluşturuyor.”