Tahıl ve yem endüstrisinin dev buluşması İDMA İstanbul 2026 Fuarı, 25-27 Haziran tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde gerçekleşti. Fuarla eş zamanlı düzenlenen ‘IDMA Global Grain and Milling Forum’un dördüncü oturumunda yem sektörü küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte ele alındı. Üst düzey panelistlerin katılımıyla gerçekleşen kritik oturumda; küresel tedarik krizlerinden AB’nin yeni çevre yasalarına, Türkiye’nin biyogüvenlik hassasiyetinden hayvancılığın saha gerçeklerine kadar birçok stratejik başlık tartışıldı.
Tahıl ve yem işleme endüstrisinin küresel tüm aktörlerini tek bir çatı altında buluşturan İDMA İstanbul Fuarı, 25-27 Haziran 2026 tarihlerinde İstanbul Fuar Merkezi’nde (İFM) gerçekleştirildi. Fuarla eş zamanlı olarak düzenlenen IDMA Global Grain and Milling Forum (Uluslararası Tahıl ve Değirmencilik Forumu), sektöre yön veren en kritik başlıkları küresel liderlerin katılımıyla masaya yatırdı. Forum kapsamında, Feed Planet’in Genel Yayın Yönetmeni Cemalettin Kanaş’ın moderatörlüğünü üstlendiği üst düzey oturum; makro emtia ticaretinin yeni rotalarından Avrupa’nın sertleşen yeşil regülasyonlarına, Türkiye yem sanayisinin hacimsel gücünden hayvancılık üretiminin sahadaki gerçeklerine uzanan geniş bir eksene odaklandı.

Oturumun küresel ufkunu çizen emtia dünyasının uluslararası otoritelerinden Pedro Nonay, jeopolitik kırılmaların tedarik zincirindeki asimetrik etkilerini yıllara dayanan derin piyasa tecrübesiyle gözler önüne serdi. Avrupa yem sanayisinin çatı kuruluşu FEFAC’ın Genel Sekreteri Alexander Döring, Brüksel’in gıda güvenliği ve izlenebilirlik konusundaki yeni yasal bariyerlerini ilk elden ve stratejik bir vizyonla aktarırken; Ofis Yem Yönetim Kurulu Üyesi Cem Taşkaldıran, Türkiye karma yem pazarının muazzam büyüme hacmini ve yerli sanayinin önündeki biyogüvenlik duvarlarını verilerle harmanlayarak sanayici perspektifini panele taşıdı. Değer zincirinin bir sonraki halkasında ise Hayvan Besleme Bilimi Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nizamettin Şenköylü, 57 yıllık akademik birikimi ve saha tecrübesiyle, üretimin rasyon boyutunu ve hayvansal protein arzına yönelik toplumsal algı dezenformasyonlarını ortaya koydu.
‘HER İHTİMALE KARŞI’ (JUST-IN-CASE) LOJİSTİĞİ VE KÜRESEL TAHILIN GÜNEYE KAYIŞI
Tartışmanın açılışını yapan uluslararası emtia uzmanı Pedro Nonay, dinleyicileri küresel tarım piyasasını izole bir ekonomik sektör olarak değil, birbiriyle bağlantılı bir organizma olarak görmeye davet etti. Nonay, “Enerjiyi dolaşım sistemi, gıda ve tarımı sindirim sistemi, jeopolitiği sinir sistemi ve iklim değişikliğini ise vücudun reaktif cildi gibi düşünün,” benzetmesini yaptı. Tek bir sistemde meydana gelecek bir şokun, tüm tedarik zincirinde anında ciddi bir travmayı tetiklediğini vurguladı.
Nonay’ın analizinin merkezindeki temel unsurlardan biri, enerji lojistiği ile tarımsal akışlar arasında çarpıcı bir bağ kurarak denizlerdeki kritik geçiş noktalarının oynadığı hayati rol oldu. “Enerji sektörü Hürmüz Boğazı’nı sürekli olarak gözlemlerken, uluslararası tarım ticareti camiası da İstanbul Boğazı’na tam olarak aynı stratejik ciddiyetle bakmak zorundadır,” diyen Nonay, burayı “Tarım Emtiasının Hürmüz’ü” olarak nitelendirdi.
Bu stratejik önemi somut verilerle destekleyen Nonay, bu hayati koridordan geçen küresel tarım ticareti hacminin büyüklüğüne dikkat çekerek; İstanbul Boğazı’nın küresel buğday ihracatının %30’undan fazlasına, mısırın %15’ine ve dünya ayçiçek yağı ticaretinin %60’ından fazlasına geçiş sağladığını vurguladı. Yakın tarihin, bu kanalın daraltılmasının veya tıkanmasının uluslararası fiyatları tıpkı Orta Doğu’daki bir petrol krizi gibi sıçrattığını kanıtladığını açıkladı.
Pedro Nonay
Nonay, bu oynaklığın uluslararası lojistiği kökten değiştirdiğini açıkladı. Tarım ticareti, maliyet odaklı “tam zamanında” (just-in-time) modelinden, risk yönetimli “her ihtimale karşı” (just-in-case) stratejisine evrildi. Nonay, “Bugünün piyasasında eğer tampon stoklarınızı güvence altına almazsanız, çok geç kalmış (just-too-late) pozisyonda kalırsınız,” uyarısında bulundu.
Talep yönlü dinamiklere de değinen Nonay, geleneksel varlık sahipliğinin ötesine geçerek artık hedef pazarlara yakınlığın hayatta kalma şartını dikte ettiğini ileri sürdü. Türkiye gibi kıtalararası bir merkez için iki farklı gerçeklik sundu: Bir yandan, yurt içi demografik veriler keskin bir daralmaya işaret ediyor ve doğurganlık hızının 2,4’ten 1,4’e gerilediğini gösteriyor; bu da 2,1 olan nüfus yenilenme eşiğinin oldukça altında. Diğer yandan Nonay, Türkiye’nin patlama yapan turizm sektörü ve yapısal açıklar sırasında komşu bölgeleri besleyebilme kabiliyeti sayesinde benzersiz bir “jeopolitik avantaja” (geopolitical hedge) sahip olduğuna dikkat çekti. Ancak uzun vadeli bakıldığında, küresel çekim merkezinin güneye kaydığını belirtti: “2050 yılına gelindiğinde, dünyadaki her dört kişiden biri Afrika’da yaşayacak,” ve bu durum küresel tahıl ticaretinin hedef haritalarını yeniden şekillendirecek.
BRÜKSEL’İN YEŞİL DUVARLARI VE ‘TAMAMLAYICI’ HAMMADDELER
Merceği bölgesel politikalara çeviren FEFAC Genel Sekreteri Alexander Döring, Avrupa Birliği’nin gıda güvenliğine yönelik evrilen yaklaşımını masaya yatırdı. Döring, Brüksel’in saf bir çevresel idealizmden, “Açık Stratejik Özerklik” (Open Strategic Autonomy) olarak bilinen pragmatik bir ticaret felsefesine geçiş yaptığını açıkladı. AB, küresel sürdürülebilirlik standartlarını belirlemek için devasa tüketici pazarını giderek daha fazla kullanıyor ve ortak pazara erişimi Avrupa’nın ekolojik kriterlerine uyum şartına bağlıyor.
Bu dönüşümün tam merkezinde AB Ormansızlaşma Yönetmeliği (EUDR) yer alıyor. Döring, EUDR’yi geleneksel gözetim zinciri (chain of custody) çözümlerinden yapısal bir kopuş olarak nitelendirerek; soya gibi ürünlerin yetiştirildiği arazinin parsel bazında tam coğrafi konumunun (geo-localization) belgelenmesini talep ettiğini belirtti. “Bu yönetmelik de facto bir tarife dışı ticaret engeli işlevi görüyor,” diyen Döring, soya tarlasına kadar doğrulanabilir bir izlenebilirlik sağlayamayan uluslararası tedarikçilerin Avrupa limanlarından men edilme riskiyle karşı karşıya kalacağını kaydetti.
Alexander Döring
Bununla birlikte Döring, Avrupa’nın ithal soya küspesine olan tarihsel bağımlılığını azaltma hamlesinden doğan ve büyük ölçüde gözden kaçan büyük bir endüstriyel başarı hikayesini de paylaştı: yerli kanola küspesi ve ayçiçeği küspesi kullanımının muazzam ölçekte artması. Biyodizel hamlesi ve işleme teknolojilerindeki inovasyonlar sayesinde, kırmacılar antinütrisyonel (beslenmeyi engelleyici) faktörleri ve lifi başarıyla minimuma indirdi. Döring, “On beş yıl önce kanola küspesi, lezzet kısıtlamaları sebebiyle kesin surette ruminant rasyonlarıyla sınırlıydı. Bugün ise tek midelilerin (monogastrik) beslenmesinin temel unsurlarından biri haline geldi,” dedi. Ayrıca, son dönemdeki geliştirmeler ayçiçeği küspesinin kalitesini, hassas kanatlı rasyonlarına rahatça girebileceği bir seviyeye yükseltti.
Buna istinaden Moderatör Kanaş, bu bileşenlerin endüstriyel söylemde nasıl çerçevelendiğine dair kritik bir noktaya değindi. “İsimlendirme çok önemlidir,” diyerek araya giren Kanaş, “Bu hammaddelerin ‘alternatif’ olarak adlandırıldığını duyduğumuzda, bu durum piyasayı yanlış yönlendiriyor. Bunları ‘alternatif hammaddeler’ yerine ‘tamamlayıcı hammaddeler’ olarak sınıflandırmak çok daha doğru ve profesyonel bir yaklaşım olabilir.” dedi.
Döring bu yaklaşıma katıldı ancak bir rekabet gücü paradoksuna dair uyarıda bulunarak sözlerini tamamladı: Brüksel, karbon azaltımını ve metan azaltıcı teknolojileri (yenilikçi katkı maddeleri gibi) zorunlu kılarken, yerel çiftçiler üzerinde ağır bir finansal baskı oluşturuyor. Bu durum, AB’nin kendi çevre ayak izini ihraç ederken, daha az regüle edilen bölgelerden gıda ithal edip etmediği konusunda sert tartışmaları tetikliyor.
Cemalettin Kanaş
TÜRK YEM SEKTÖRÜNDEKİ HACİMSEL BÜYÜME VE BİYOGÜVENLİK DUVARLARI
Endüstriyel cepheyi temsilen Ofis Yem Yönetim Kurulu Üyesi Cem Taşkaldıran, Türkiye’nin karma yem pazarına dair verilere dayalı bir projeksiyon sunarak, yüksek büyüme potansiyeline sahip sektörün karşı karşıya olduğu yapısal zorlukları ve geleceğe yönelik beklentileri ele aldı.
Taşkaldıran, 2015 ile 2025 yılları arasında Türkiye’nin yem üretiminin %50 gibi etkileyici bir oranda büyüyerek 20 milyon tondan 30,7 milyon tona yükseldiğini; bu büyüme hızının küresel ortalamayı istikrarlı bir şekilde geride bıraktığını ortaya koydu. Bu çıktı, Türkiye’ye 2025 yılında 1,444 milyar tona ulaşan (%2,9 yıllık artışla) küresel yem pazarından %2,1’lik bir pay kazandırıyor. Avrupa genelinde ise Türkiye; İspanya (28 milyon ton), Almanya (21 milyon ton) ve Fransa (19 milyon ton) gibi endüstriyel devlerle aynı lider ligi paylaşıyor.
Taşkaldıran, küresel ölçekteki kanatlı ağırlıklı trendlerin aksine, Türkiye’nin pazar mimarisinin benzersiz bir şekilde ruminant beslemeye ağırlık verdiğini belirtti. Ruminant yemi, ulusal üretimin %59’una hükmederken (8,2 milyon ton süt yemi ve 7,6 milyon ton besi yemi), kanatlı yemi ise %39’luk bir paya sahip (6 milyon ton broyler ve 3 milyon ton yumurtacı rasyonu).
Cem Taşkaldıran
Ancak, bu devasa üretim motoru ciddi miktarda dış girdiye ihtiyaç duyuyor. Taşkaldıran, “30 milyon ton yem üretebilmek için yaklaşık 17 milyon ton hammadde ithal ediyoruz,” bilgisini paylaştı. Mamul madde ihracatı ve işleme fireleri düşüldüğünde, net yerli hammadde açığı; başta mısır (4,2 milyon ton) ve soya türevleri (yaklaşık 5 milyon ton) olmak üzere katı bir şekilde 15 milyon ton seviyesinde duruyor. 2025/2026 hasat dönemi rekor yağışlar sayesinde kısa vadede ithalat baskısını bir ölçüde hafifletmeye katkı sağlasa da, yapısal hammadde açığı önemini korumaya devam ediyor.
Taşkaldıran, gıda enflasyonuyla mücadele, tedarik güvenliğinin güçlendirilmesi ve sürdürülebilir üretimin desteklenmesi açısından Biyogüvenlik mevzuatının AB müktesebatıyla daha uyumlu hale getirilmesinin sektör adına önemli katkılar sağlayacağını, Dünya ortalamasının üzerinde büyümesini sürdürmesi beklenen karma yem sektöründe hammadde arz güvenliğinin stratejik önem taşıdığına inandığını, Üretim artışını değerlendirirken, üretim kapasitesi, kaynakların etkin kullanımı ve dış ticaret politikalarının birlikte ele alındığı bütüncül bir yaklaşımın ülkemiz açısından büyük önem taşıdığını değerlendirdi.
TÜRK DEĞİRMENCİLİK VE YEM MÜHENDİSLİĞİNİN KÜRESEL GÜCÜ
Konuşmasında sektörün teknolojik dönüşümüne ve yerli sanayinin ulaştığı seviyeye vurgu yapan Taşkaldıran, şunları söyledi: “Karma yem sektörünün büyümesi yalnızca üretim hacimlerinin artması anlamına gelmemiş, aynı zamanda bu büyümenin etrafında birbirini destekleyen ve geliştiren güçlü bir sanayi ekosistemi oluşmasını da sağlamıştır. Sektör büyürken; yem makineleri, otomasyon sistemleri, tahıl depolama ve silo teknolojileri, taşıma ve proses ekipmanları gibi birçok yan sanayi kolu da önemli bir gelişim göstermiştir. Bugün Türkiye’de yeni bir yem fabrikası kurmak isteyen bir yatırımcı, ihtiyaç duyduğu makine, ekipman ve teknolojinin tamamını dünya standartlarında yerli üreticilerden temin edebilmektedir.
Bu gelişim sayesinde Türk firmaları yalnızca iç pazarın ihtiyaçlarını karşılayan üreticiler olmanın ötesine geçmiş; bugün birçok ülkeye teknoloji ve makine ihraç eden, uluslararası pazarlarda rekabet gücüne sahip önemli oyuncular haline gelmiştir.”
“HALKIN EN UCUZ PROTEİN KAYNAĞI ŞEFKATLE KORUNMALI: DEVLET BEYAZ ET ÜRETİMİNE SICAK BAKMALI DESTEKLEMELİ”
Değer zincirinin son halkasını bağlayan Hayvan Besleme Bilimi Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nizamettin Şenköylü, bu yemlerin çiftlik düzeyindeki performansını analiz etti. Ziraat Fakültesi Zootekni öğrenimi dahil 57 yıllık mesleki kariyerine dönüp baktığında Şenköylü, samimi bir retrospektif sundu. “30 ya da 40 yıl öncesiyle kıyasladığımızda, genel olarak kendi kendimize yetebilirliğimiz azaldı,” diyerek, Türkiye’nin arzı dengelemek adına bugün yılda 500.000 başın üzerinde canlı hayvan ve 300.000 tona yakın kırmızı et ithal etmek durumunda kaldığını vurguladı.
Prof. Dr. Nizamettin Şenköylü
Şenköylü, Türkiye’nin 17,5 milyon baş sığır varlığının (%50 saf kültür ırkı, %45 melez ve %5 yerli ırk) coğrafi sınırlandırmalarla karşı karşıya olduğunu açıkladı. Ülkenin endüstriyel karma yeme dayalı entansif ahır besiciliğine neden bağımlı olduğunu açıklarken, “Doğal meralarımız Kuzey Avrupa’ya kıyasla kuraktır ve eskiden olduğu gibi yaygın mera hayvancılığı şeklinde kullanılmamaktadır.” dedi. Buna karşılık, küçükbaş sektörünü övgüyle değerlendiren Şenköylü, 46-47 milyon koyun ve 17 milyon keçiden oluşan ulusal sürünün Türkiye’nin bozkıra dayalı bitki örtüsü topoğrafyasına mükemmel şekilde uyduğunu belirterek, bakanlığın bu sektöre yönelik son dönemdeki teşviklerini memnuniyetle karşıladığını ifade etti.
Prof. Dr. Şenköylü şunları ifade etti: “Ancak süt sığırcılığının şimdiki yapısına bakacak olursak 1.100.000’i aşkın işletmede hayvan sayısı dağılımına göre 50’nin altında %65, 50-300 arası %25 ve 300 başın üzeri %10 civarındadır. Bu dağılış küçük ve orta yapılı işletmelere yapılacak desteklemeyle sırasıyla, %10-%80-%10 olursa yıllık süt üretimi 30 milyon tonu bulur. Süt hayvanları Holstein ırkından Simmental’e (süt ve et kombine ırkı) doğru tedrici olarak dönüştürülürse et üretim potansiyelimiz %25-30 artar. Her yıl besi hayvanı ithalatı için harcanan döviz o oranda azalmış olur. Ayrıca süt ve besi işletmelerinde resmi otoritece eğitime özel bir önem verilmeli küçük kapasiteli işletmelerdeki yetiştiriciye kurslar düzenlenmelidir.”
Türk hayvancılığının en parlak yönü ise yüksek entegrasyona sahip kanatlı eti ve yumurta sektörleri olmaya devam ediyor. Türkiye, yılda 2,8 milyon ton broyler eti üreterek bunun 300.000 ila 400,000 tonunu ihraç ediyor; ayrıca yılda 19 milyar adet yumurta üreterek bu hacmin %25’e yakınını dış pazarlara yönlendiriyor.
Ancak Prof. Dr. Şenköylü, bu sektörleri hedef alan kamuoyundaki kirli bilgi ve dezenformasyondan duyduğu derin kırgınlığı dile getirdi. Yumurta ve tavuk etini sağlık riski olarak gösteren bilim dışı medya kampanyalarını sert bir dille eleştiren Şenköylü, geçmişte bu yönde açıklama yapıp daha sonra kamuoyu önünde özür dileyen ve yumurta tüketimi konusundaki duruşunu değiştiren ünlü tıp uzmanlarının örneklerini verdi. “Yumurtadaki kolesterolü zararlı değildir, zaten karaciğerimiz bazı harmanların üretimi için onu kullanmaktadır,” ayrıca tavuk eti hormonludur şeklinde yapılan açıklamalar ise tamamen gerçek dışı ve akıl dışı zırvalardır…İster çiftlikte ister organik olsun tavuk etinde hormon yoktur…” diye vurgulayan Şenköylü, kurumsal bir çağrıyla sözlerini tamamladı: “Türkiye’de domuz üretilmediği için, kanatlı eti ve yumurta halkımızın temel, en ucuz ve en ulaşılabilir hayvansal protein kaynağıdır. Devlet, doğrulanmamış kamusal iddiaların bu lokomotif sektörlere zarar vermesine izin vermemeli, aksine bu sektörleri aktif olarak desteklemelidir.”

SONUÇ: HER ŞEY HER ŞEYLE BAĞLANTILI
Kapanış sentezinde moderatör, panelin farklı kulvarlarını birbirine bağlayarak oturumun çok katmanlı yapısına vurgu yaptı. Yem oturumu, modern yem endüstrisinin artık birbirinden kopuk, izole odalarda faaliyet gösteremeyeceğini bir kere daha göstermiş oldu. İstanbul Boğazı’ndaki jeopolitik bir tıkanıklık, Brüksel’den gelen bir izlenebilirlik yaptırımı, Ankara’dan çıkan bir biyogüvenlik kısıtlaması ya da televizyondaki bir halk sağlığı yanılgısı, hayvancılık değer zincirinde şok dalgaları getirebiliyor. Türkiye gibi kıtalararası aktörler için bu yeni matriste doğru yönü bulmak; içeride akıllı regülasyon reformları ile dışarıda cesur teknolojik hamleler ve mühendislik ihracatı arasında hassas bir denge kurmayı gerektiriyor.