BLOG

Kamunun düzenleyici ve denetleyici rolü artmalı ticaretteki etkisi ise azaltılmalı

27 Ocak 20208 dk okuma

“Türkiye 1983 yılında serbest piyasa ekonomisine geçti. Bunun üzerinden 36 yıl geçti. Kamu bu sürede birçok yerden özelleştirmelerle çekildi ve çekilmeye de devam ediyor. Ancak benim Merkez Bankası kadar önemli gördüğüm Toprak Mahsulleri Ofisi’nin piyasadaki gücünün azaltılması hedeflenmişken bunun tam tersinin gerçekleştiğini gözlemliyoruz. TMO’nun aldığı kalem daha önce 3 iken şimdi 13’e ulaştı. Piyasayı regüle etme düşüncesiyle yola çıkan arkadaşlarımız farkında olmadan sistemin içine giriyorlar.”

Ülkü Karakuş TÜRKİYEM-BİR Başkanı

Türkiye Yem Sanayicileri Birliği ( Türkiyem-Bir) Başkanı Ülkü Karakuş, yem sektörünün 2020’den beklentilerini dile getirdi. 2019 yılının bitimine günler kala Kanal 5’in yayınına katılan Başkan Ülkü Karakuş, köyden kente göçün geri çevrilmesi ve tarımın gelişmesi için bu sektörle ilgilenen kişilerin para kazanmasına müsaade edilmesi tavsiyesinde bulundu. Önümüzdeki yıllarda kamunun düzenleyici ve denetleyici rolünün artması gerektiğine dikkati çeken sektörün duayen ismi, ticaretteki etkisinin ise azaltılması gerektiğini kaydetti. Türkiyem-Bir Başkanı’nın konuşmasındaki satır başlıkları şöyle:

Yem sektörü olarak, devletin öncülüğünü yaptığı ancak bundan 23 yıl kadar önce tamamen özelleşmiş ve özel sektör marifetiyle üretime devam eden bir sektörüz. Serbest piyasa koşullarının tam olarak işlediği örnek bir sektör olan yem sektörü, 25 milyon tonluk üretimiyle 50 milyar liralık ciroya ulaşmıştır. Ülkemizde 500’den fazla yem fabrikası vardır. 81 vilayetin tamamına yakınında yem üretimi bulunmaktadır. Sektör olarak bitkisel üretimle hayvansal üretim arasında köprü görevi görüyoruz. O nedenle çok stratejik bir sektör olan yem sektörü bütün sektörlerin merkezinde bulunmaktadır.

EN BÜYÜK PROBLEM KALİTELİ KABA YEM AÇIĞI Uzun yıllardır yüzde 5-10 arasında büyüme gösteren bir sektörüz. Bunun nedenlerinden biri kırdan kente göçle beraber entansif hayvancılığın artması. Bu durumda doğal olarak kesif yem miktarı da artmaktadır. Ancak şimdiye dek düzenli büyüme gösteren sektör, geçen yılın bu zamanlarıyla kıyasladığımızda öyle görünmektedir ki geçen yılın rakamlarını ancak bulabilecektir. Bunda 2018 yılından gelen ekonomik dalgalanmalar etkili oldu.

Sektörümüzün 25 milyon tonluk hammaddesinin 12-13 milyon tonluk kısmını ithal ediyoruz. Bunlar yağlı tohumlar ve baklagiller olmak üzere Türkiye’de bulamadığımız ya da ihtiyacımızı karşılamayan ürünler. Bunları sıralarsak; soya fasulyesi, mısır, mısır türevleri, yan ürünleri, etanol türü artıklar, kepekler, iz elementler ve premiksler. Sadece bunlar 10-11 milyon ton civarında. Bu ürünlerin ithalatına 2019 için 3,5 milyar dolar para ödeyeceğiz. Kaba yemin toplam besideki miktarının artırılması gerekiyor. Bunun için de kaba yem üretiminin artırılmasına ihtiyaç var. Türkiye’de bugün en büyük problem kaliteli kaba yem açığının olmasıdır.

ÇİFTÇİLERİN %66’SI PARA KAZANAMIYORUM DİYOR Köyden kente göçle beraber ekilebilir arazi azalıyor. Göçün tersine çevrilebilmesi için yapılması gereken şeyleri basite indirgemek gerekir. Onu da şöyle ifade etmek istiyorum: Tarımsal üretimle bulunan insanların ürünlerinden, yaptığı işten para kazanmalarına izin vermek lazım. İstatistikler %66’sının yaptığı işten para kazanamadığını göstermektedir: 3’te 2. Bu çok yüksek bir rakam.

Tarım, sanayi ve hizmetler içerisinde bir kıyaslama yapmak gerekirse, tarım sektörü risk ve belirsizliğin en yüksek olduğu sektördür. Gerek hava şartları, gerek hayvan sağlığı, gerekse iş gücü anlamında belirsizlik yüksek. Bu sene Ağustos ayının ikinci haftasında Dolar 7 lirayı aştı. Ciromuzun yüzde 40’lık bir kısmı dövize endeksli. Kendimizi toparlayana kadar epeyce yara aldık. Geçen yıla kıyasla toplam maliyet artışımız yüzde 50’leri buldu.

TARIMA AKTARILAN TEŞVİKLER YERİNİ BULMALI Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tarım desteklenmektedir ve desteklenmelidir. Türkiye’nin 2020 bütçesinde tarıma aktarılacak miktar 22 milyar TL civarında. Önceki sene 16 milyar TL idi. Bu az bir miktar değil. Bu paranın nereye ve nasıl aktarılacağının çok iyi düşünülmesi lazım. Kamu 16 milyar para dağıtıyor ancak buna rağmen ithalat artıyor. Bunun düzenlenmesi gerekir. Demek ki teşvikler yerini bulmuyor. Teşvik iki şey için verilir: ya üretimi artırır ya da istihdamda iyileşme sağlar. İkisinde de yeteri kadar yol alamıyoruz. Bu paranın dağıtımı ile ilgili herkesin bir planı var ve bakanlığımızda planlar da sık sık değiştiriliyor. Kısa vadeli stratejik değişiklikler verimlilik açısından doğru bir şey değil.

Hayvansal üretimin giderlerinin yüzde 70’i yemdir. Et meselesi aslında bir ot meselesidir. Otu halleden et meselesini de halleder. Türkiye’de kişi başına düşen et tüketimi yılda 38-40 kilodur ve dünyadaki ortalama kişi başına tüketimle aynı seviyededir. Bunun artırılması gerekir çünkü biz et ihtiyacımızın üçte ikisini beyaz etten karşılıyoruz. Bu ikisinin oransal olarak birbirine yaklaştırılması gerekir. Türkiye’de büyükbaş ve küçükbaş hayvan varlığının mutlaka artırılması gerekir. Bunda da süt sığırcılığının en tepeye konulup süt hayvanlarımızın korunması birinci önceliğimiz olmalıdır.

GÖRÜŞÜ ALINAN EHİL KİŞİLERİN SAYISI ARTMALI Çok kaliteli yem yapma yeterliliğine ve bilgisine sahibiz. Becerimizi de zaman geçtikçe artırıyoruz. Komşu ülkelerimize baktığımızda burada birçok önemli pazarın bulunduğunu görüyoruz. Rusya, Ukrayna ve Kazakistan’dan buğday alıp un ihracatında dünya lideri olduğumuz gibi yem konusunda da aynı başarıyı yakalayabiliriz. Türkiye Doğu’dan Batı’ya olduğu gibi Kuzey-Güney istikametinde de İpek Yolu’nun tam göbeğindedir. Onun için Türkiye tarımı reddedemez, görmezden gelemez. Zaten tarım her geçen gün daha fazla konuşuluyor.

“Yem gıdanın özüdür.” sözü bizim atasözümüz gibidir. Dört sene önceye kıyasla yem fiyatları şu an yüzde 50 daha fazla. Şimdiki şartlarda dört sene öncenin fiyatlarıyla et satma konusunda ısrarcı olmanın bir anlamı yok. Bunun üreticiyi üretimden çektiğinin farkına varmak gerekiyor. Bu konuların konuşulduğu masada görüş beyan eden doğru kişilerin sayısının artırılmasına ihtiyaç var.

Türkiye 1983 yılında serbest piyasa ekonomisine geçti. Bunun üzerinden 36 yıl geçti. Kamu bu sürede birçok yerden özelleştirmelerle çekildi ve çekilmeye de devam ediyor. Ancak benim Merkez Bankası kadar önemli gördüğüm Toprak Mahsulleri Ofisi’nin piyasadaki gücünün azaltılması hedeflenmişken bunun tam tersinin gerçekleştiğini gözlemliyoruz. TMO’nun aldığı kalem daha önce 3 iken şimdi 13’e ulaştı. Piyasayı regüle etme düşüncesiyle yola çıkan arkadaşlarımız farkında olmadan sistemin içine giriyorlar.

TMO kendi açısından haklı olabilir. Ancak yatırım yapanlar olarak bizim de serbest pazara gidip gitmediğimizi bilmemiz gerekir. 36 yılın önce böyle başladık ve Türkiye böyle gelişti. Ancak şimdi kamunun ticaretin daha fazla içine girmekte olduğunu görüyoruz. Diğer taraftan başarılan bir iş de var. 6-7 yıllık çalışmaların sonunda hububat fiyatlarını dünya ile rekabet edebilecek seviyeye getirmek. Bunu bugün itibarıyla başarmış durumdayız.

2019 yılında devlet et ve süt ticareti yapamaz, yapmamalı. Devletin yapması gereken iki şey var. Devlet ticareti düzenlemeli, denetlemeli ama ticaret işini bize bırakmalı. Marketler zinciri işine girme gibi bir rüya da görülmemeli. Tarım yönetilemez. Yönetilen bir şey değildir, yönlendirilir.

Yerli arpa ve mısır dünya kalitesinin çok üzerinde. Yem fiyatlarında kendimizi İngiltere, Almanya, Fransa ve İspanya ile kıyaslamamız lazım. Karma yemlerde fiyatlarımız bu ülkelerdeki fiyatların altındadır. Kalite de aynı kalitedir.

ÇİN İLE ABD ARASINDA KAVGA ÇIKMAZ En fazla Amerikan tahvilleri Çin’dedir. Çin’le Amerika arasında hiçbir zaman kavga çıkamaz. Dünyanın en büyük soya üreticisi Amerika kıtasıdır. Bunlar Brezilya, Arjantin, ABD ve Kanada’dır. Dünyanın en büyük soya alıcısı da Çin’dir. 350 milyon tonluk soya üretiminin 150 milyon tonu ticarete konudur. Bunun 100 milyonluk kısmını sadece Çin, Amerika kıtasından alır.

Fakülte yıllarında soya için “altın bitki” ifadesini kullanırdık. Soya olmadan protein açığını kapatmanız çok zordur. Türkiye için de benzer sonuç olabilir. 3.2 milyon ton soya ithal ediyoruz. 3 milyon tona yakın mısır ithal ediyoruz. 1.5 milyon ton kepek ithal ediyoruz. Bunların bir kısmı aynı unda olduğu gibi DİR kapsamında getiriliyor, tavuk, yumurta ve balık olarak ihraç ediliyor. Ancak genel olarak baktığımızda Türkiye hububatta kendine %85 oranında yetiyor. Yağlı tohumlarda açığımız daha fazla.

HUBUBAT FİYATLARINDA DÜNYAYLA REKABET EDECEK DÜZEYE GELDİK Şimdi Türkiye’de yağlı tohum ekiminin teşviki gündemde. Zaten bu iş böyle yapılır. Hububatta da dünya fiyatıyla rekabet edebilir hale gelişimiz bir günde elde edilmiş bir başarı değildir. TMO ve ilgili sektörün uzun süreli uğraşları sonucu buraya gelindi. Biz yakın sürede dünya ile rekabet edecek şekilde yem üretimini yapmaya hazırız ve buna talibiz. 25 milyon ton yem üretiyoruz. Kurulu kapasitemiz 38 milyon ton civarında.

Anadolu toprakları endemik tür bakımından dünyanın en zengin bölgesidir. Korumamız gereken birçok tohum var. Islah çalışmalarının artırılması da gerekir.

Tarımın sera etkisindeki payı yüzde 10-11 civarında. En masum sektör tarımdır. Buna rağmen, tarımda üretimin artırılmasının çevreye olumsuz etki yaptığına dair oldukça yoğun bir propagandaya şahit olmaktayız.

Mevcut su kaynaklarımızı iyi yönetirsek sulanabilir araziyi bu kaynaklarla yüzde 50 oranında artırabiliriz. Bu çok stratejik bir şey. Kuru tarımla 200-250 kg ürün elde ediyorsunuz. Suladığınız zaman iki katına çıkıyor. Eldeki mevcut kaynaklarla kendine yeterliliği sağlayabiliriz. Bunun için hızı beklenenin çok ötesinde gerçekleşen göçü önlemek durumundayız.

2020 kâr yılı değil ar yılı diyorum. Aynısını 2019 için de söylemiştim. Tarım desteklerinin doğru yere gitmesini sağlamak gerekiyor. 100’den fazla kalemde destek açıklandı. Hepsinin amacı üretimi artırmak. Ancak desteklerin çeşitliliği çok fazla. Desteklerin geri dönüşünün sağlanması için bu desteklerin sadeleştirilmesi gerekir. Bir de konu tarım olunca yatırımın hemen geri dönmesi beklenmemeli.

ET İTHALATI FAYDA GETİRMEZ Kamunun düzenleyici ve denetleyici rolünün daha da artırılması, ticaretteki etkisinin ise azaltılması gerekmektedir. 2020 yılında sektör olarak bunun üst başlık anlamında unutulmaması gerektiğini söylüyoruz. İthal et ve kasaplık hayvanın asla akla getirilmemesi gerekir. Bu gibi kararlar olduğu sürece üretime heveslenen insanları üretimin içine çekemiyorsunuz. Bu gibi hamleler fayda getirmez. Ben Et ve Süt Kurumu’nun geçmişini de biliyorum. Daha önce bu tür hamleler denendi ve başarısız oldu. Tüketiciyi korumanın yolu üreticiyi korumaktan geçer. Ama doğrudan tüketiciyi korumak için üreticiye zarar verirseniz bundan tüketici de zarar görür. Üreticiyi korumadan tüketiciyi koruyamazsınız. Orada oynanan hakem rolü çok ince bir çizgidir ve iyi konuşulması gerekir.

Makale Kategorisindeki Yazılar
05 Nisan 20197 dk okuma

Avrupa’da böcek üretim sektöründeki potansiyelin değerlendirilmesi: piyasa ve mevzuat perspektifleri

Christophe Derrien Genel Sekreter IPIFF-Uluslararası Gıda ve Yem İçin Böcek Platformu YÖNETİC...

15 Mart 20235 dk okuma

Yeni nesil büyüme destekleyicileri ile performansın optimizasyonu