BLOG

Kanatlı beslemesinin geleceği sağlığı desteklemekten geçiyor

20 Ekim 202610 dk okuma

Röportaj: Cemalettin Kanaş


3. WVPA Afrika & Orta Doğu Bölgesel Kongresi’nin ardından Feed Planet’in sorularını cevaplayan Veteriner Tavukçuluk Derneği Başkanı Prof. Dr. Pınar Saçaklı, küresel enfeksiyon baskısı ve hammadde krizleri karşısında kanatlı sektörünün çözümünün tek bir disiplinde olmadığını vurguluyor. Prof. Dr. Saçaklı, hayvanı sadece besleyen değil, hastalıklara karşı direncini ve sağlığını destekleyen dinamik besleme stratejilerini açıklıyor.

Prof. Dr. Pınar Saçaklı

Veteriner Tavukçuluk Derneği Başkanı Prof. Dr. Pınar Saçaklı ile gerçekleştirdiğimiz bu kapsayıcı röportajda, kanatlı beslemesinde disiplinler arası iş birliğinin ve bütüncül yönetim anlayışının önemini masaya yatırdık. Hastalıkların sınır tanımadığı günümüz dünyasında bilginin ve küresel vizyonun ortak bir paydada buluşması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Pınar Saçaklı, geleceğin besleme konseptini çok net özetliyor: “Geleceğin kanatlı beslemesini ben yalnızca hayvanı beslemek değil, sağlığı da desteklemek olarak görüyorum.”

Yem katkılarının doğru kullanımından sıcaklık stresiyle mücadeleye, enzim teknolojilerinden dijital entegrasyona kadar geniş bir yelpazede ezber bozan değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Saçaklı, yem sanayicilerine ve yetiştiricilere de vizyoner bir çağrıda bulunuyor: “Geleceğin rekabeti yalnızca en ucuz yemi üretmek üzerine değil; aynı miktarda kaynaktan daha fazla biyolojik değer üretebilmek üzerine kurulacak.”

DİSİPLİNLER ARASI GÜÇ BİRLİĞİ VE BİLGİ PAYLAŞIMI

Veteriner Tavukçuluk Derneği olarak 2–4 Eylül 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlediğiniz 3. WVPA Afrika & Orta Doğu Bölgesel Kongresi, “Doğudan Batıya Sürdürülebilir Tavukçuluk” temasıyla gerçekleşti. Bölge ülkeleri ve küresel kanatlı sektörü açısından bu etkinliğin en kritik çıktıları neler oldu?

Bu kongrenin benim için en değerli taraflarından biri, farklı coğrafyalardan bilim insanlarını, veteriner hekimleri ve sektör temsilcilerini aynı çatı altında buluşturabilmekti. Afrika, Orta Doğu, Avrupa ve dünyanın farklı bölgelerinden gelen katılımcılarla İstanbul’da gerçekten çok güçlü bir bilimsel ortam oluştu.

Kongremizin temasını “Doğudan Batıya Sürdürülebilir Tavukçuluk” olarak belirlerken sürdürülebilirliği yalnızca çevresel açıdan ele almak istemedik. Çünkü sürdürülebilir üretim; hayvan sağlığı ve refahından gıda güvenliğine, antimikrobiyal dirençten yem kaynaklarının etkin kullanımına, iklim değişikliğinden ekonomik olarak ulaşılabilir hayvansal protein üretimine kadar çok geniş bir kavram.


Kongrede de çok net gördük ki kanatlı sektörünün karşı karşıya olduğu sorunların hiçbiri artık tek bir disiplin tarafından çözülebilecek kadar basit değil. Veteriner hekimlerin, hayvan beslemecilerin, mikrobiyologların, epidemiyologların, genetikçilerin ve sektörün birlikte çalışması gerekiyor.

Türkiye’nin Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Afrika arasında bilimsel ve sektörel açıdan bir köprü oluşturabilecek konumda bulunması da bu kongreyi bizim için ayrıca anlamlı kıldı. Bundan sonraki en büyük beklentimiz, İstanbul’da kurulan bilimsel ilişkilerin kongreyle sınırlı kalmayıp ortak projelere ve kalıcı iş birliklerine dönüşmesi.


HASTALIKLARDAN KORUNMA: TEDAVİ DEĞİL, DİRENÇ

Kongre; Afrika, Orta Doğu ve Avrupa’dan araştırmacıları, veteriner hekimleri ve sektör temsilcilerini İstanbul’da bir araya getirdi. Bu ölçekteki bölgesel bir buluşmanın, özellikle bulaşıcı hastalıklarla mücadele, biyogüvenlik ve teknik bilgi paylaşımı açısından Türkiye ve çevre ülkelerdeki kanatlı sektörüne sağladığı en somut kazanımlar nelerdir?

Kanatlı hastalıklarının sınır tanımadığını biliyoruz. Hayvan, insan, yem hammaddesi ve ürün hareketlerinin bu kadar yoğun olduğu bir dünyada bir ülkede ortaya çıkan enfeksiyon çok kısa sürede bölgesel, hatta küresel bir sorun haline gelebiliyor. Dolayısıyla hastalık sınır tanımıyorsa bilginin de sınır tanımaması gerekiyor.

Bu tür uluslararası toplantıların en büyük kazanımlarından biri, farklı ülkelerin benzer problemler karşısında geliştirdiği çözümleri görebilmektir. Bir ülkede başarıyla uygulanan biyogüvenlik programı, aşılama stratejisi, sürveyans veya erken tanı yaklaşımı başka bir ülke için çok değerli bir deneyim olabilir.


Ancak benim özellikle üzerinde durduğum bir nokta var: Hastalıkla mücadele, hastalık ortaya çıktığında başlamamalı.

Biyogüvenlik, aşılama, sürü yönetimi, besleme, bağırsak sağlığı ve düzenli izleme birbirini tamamlayan unsurlar olarak değerlendirilmelidir. Gelecekte yalnızca “hastalığı nasıl tedavi ederiz?” sorusuna değil, “hayvanı hastalık baskısına karşı nasıl daha dayanıklı hale getirebiliriz?” sorusuna da cevap aramamız gerekiyor.

BESLEMEDE VİZYON: SADECE YEM DEĞİL, SAĞLIK

Feed Planet okuyucuları ağırlıklı olarak yem üreticileri, besleme uzmanları ve hammadde tedarikçilerinden oluşuyor. Zaman zaman veteriner hekimlik ile hayvan besleme uzmanlığı ayrı kulvarlar gibi algılanabiliyor. Sürdürülebilir ve hastalıklara dirençli bir kanatlı yetiştiriciliğinde yem ve hayvan sağlığının entegrasyonu neden hayati önem taşıyor?

Bu konu benim için özellikle önemli. Ben veteriner hekim ve hayvan besleme ve beslenme hastalıkları akademisyeniyim ve uzun yıllardır kanatlı besleme alanında çalışıyorum. Dolayısıyla meslek hayatım boyunca besleme ile hayvan sağlığının birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini çok yakından gözlemledim.

Eskiden yemin temel görevi hayvanın enerji, protein, amino asit, vitamin ve mineral gereksinimlerini karşılamak şeklinde tanımlanıyordu. Bugün bunun çok ötesindeyiz.

Besleme; bağırsak mikrobiyotasını, bağırsak bariyer bütünlüğünü, bağışıklık sistemini, inflamasyonu ve oksidatif dengeyi etkiliyor. Dolayısıyla hayvanın yalnızca ne kadar büyüdüğünü değil, çevresel ve enfeksiyöz streslere nasıl cevap verdiğini de belirleyen faktörlerden biri haline geliyor.


Modern kanatlı genotiplerinin çok yüksek bir performans potansiyeli var. Ancak bu potansiyeli ortaya çıkarırken bağırsak sağlığını ve metabolik dengeyi korumak zorundayız.

Bu nedenle geleceğin kanatlı beslemesini ben yalnızca “hayvanı beslemek” değil, “sağlığı da desteklemek” olarak görüyorum. Bence önümüzdeki dönemin en önemli kavramlarından biri de bu olacak: sağlığı destekleyen hassas besleme.

KATKI MADDELERİNDE DOĞRU SORU: HANGİ KOMBİNASYON?

Kongre programında da gördüğümüz üzere; antibiyotik kullanımının sınırlandırılmasıyla birlikte Coccidiosis, Salmonella, Avian Metapneumovirus veya Fowl Adenovirus gibi patojenlerle mücadelede yem katkıları öne çıkıyor. Bağırsak mikrobiyotasını korumada ve bağışıklığı desteklemede organik asitler, probiyotikler, monogliseritler ve fitojeniklerin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öncelikle burada önemli bir ayrım yapmak gerektiğini düşünüyorum. Yem katkı maddelerini antibiyotiklerin veya aşıların doğrudan alternatifi gibi görmek doğru olmaz. Bakteriyel, viral veya paraziter enfeksiyonlarda yem katkılarının temel rolü doğrudan tedavi sağlamak değil; bağırsak bütünlüğünü ve mikrobiyal dengeyi korumak, bağışıklık yanıtını desteklemek ve hayvanın enfeksiyon baskısına karşı dayanıklılığını artırmaktır. Dolayısıyla bu ürünleri tek başına bir hastalık kontrol aracı olarak değil, biyogüvenlik, aşılama, sürü yönetimi ve doğru beslemeyle birlikte yürütülen bütüncül sağlık yönetiminin bir parçası olarak değerlendirmek gerekir.

Bugün bağırsakları artık yalnızca sindirim ve emilimden sorumlu bir organ olarak görmüyoruz. Mikrobiyota, bağırsak epiteli ve bağışıklık sistemi arasında son derece dinamik bir ilişki var. Organik asitler gastrointestinal ortam ve mikrobiyal denge üzerinde etkili olabilirken, probiyotikler yararlı mikroorganizmaları destekleyerek patojenlerle rekabete katkı sağlayabiliyor. Monogliseritler bazı mikroorganizmalar üzerindeki antimikrobiyal özellikleriyle; fitojenikler ise antimikrobiyal etkilerinin yanı sıra antioksidan ve antiinflamatuvar özellikleriyle dikkat çekiyor.

Ancak burada önemli olan “hangi katkı maddesi en iyidir?” sorusu değil. Bence doğru soru şu: Hangi hayvanda, hangi koşulda, hangi dozda ve hangi kombinasyon en doğru sonucu verir?

Çünkü bağırsak sağlığı son derece kompleks bir sistem. Tek bir katkı maddesinin bütün sorunları çözmesini beklemek gerçekçi değil. Geleceğin, etki mekanizmaları iyi tanımlanmış ve birbirini tamamlayan stratejilerin akılcı kombinasyonlarında olduğunu düşünüyorum.


ENZİM TEKNOLOJİSİ: DAHA FAZLA DEĞİL, DAHA VERİMLİ

Yem maliyetleri ve hammadde kalitesi tüm dünyada ana gündem maddesi. Kongrede sunulan çalışmalarda da yer alan; rasyonlarda alternatif enzim kombinasyonları (ksilanaz, β-glukanaz, mannanaz) ve süper doz fitaz kullanımı yem maliyetlerini düşürürken bağırsak sağlığı ve performansı nasıl etkiliyor?

Enzimler benim özellikle uzun yıllardır çalıştığım ve bilimsel olarak da çok önem verdiğim alanlardan biri. Kanatlılarda yem enzimlerinin ve farklı enzim kombinasyonlarının besin maddesi sindirilebilirliği, performans ve yemden yararlanma üzerindeki etkilerine ilişkin uzun yıllardır araştırmalar yürütüyoruz ve bu konuda uluslararası bilimsel dergilerde yayımlanmış çalışmalarımız bulunuyor. Dolayısıyla enzim teknolojisinin geçirdiği gelişimi yakından izleme fırsatım oldu.

Ben enzimleri yalnızca daha ucuz yem formüle etmenin bir aracı olarak görmüyorum. Asıl önemli olan, hammaddenin içerisinde bulunan fakat hayvanın yeterince yararlanamadığı besin maddelerini kullanılabilir hale getirmek.

Ksilanaz, β-glukanaz ve mannanaz gibi karbonhidrazlar bitkisel hammaddelerin hücre duvarı bileşenleri ve anti-besinsel özellik gösterebilen polisakkaritlerin etkilerini azaltarak besin maddelerinden yararlanmayı artırabiliyor. Üstelik bugün artık sadece sindirilebilirliğe bakmıyoruz. Sindirilmeden kalın bağırsaklara geçen substratın miktarı ve bunun mikrobiyota üzerindeki etkileri de önemli.

Fitaz bu gelişimin çok güzel bir örneği. Başlangıçta fitazı büyük ölçüde fitata bağlı fosforu açığa çıkaran ve inorganik fosfor kullanımını azaltan bir enzim olarak görüyorduk. Bugün ise fitatın protein, amino asitler ve minerallerin kullanılabilirliği üzerindeki anti-besinsel etkilerini çok daha iyi biliyoruz.

Bu nedenle yüksek doz veya “süper doz” fitaz uygulamalarındaki amaç yalnızca daha fazla fosfor açığa çıkarmak değil; fitatı daha ileri düzeyde parçalayarak anti-besinsel etkilerini mümkün olduğunca azaltmak.


Ancak uzun yıllardır bu alanda çalışmış biri olarak özellikle vurgulamak istediğim bir nokta var: Daha fazla enzim, her zaman daha iyi sonuç anlamına gelmez. Substratın varlığı, hammaddelerin yapısı, rasyonun besin madde düzeyi, enzimlerin birbirleriyle etkileşimi ve kullanılan matriks değerleri mutlaka dikkate alınmalıdır.

Bence enzim teknolojisinin gelecekteki gerçek değeri burada yatıyor: Her birim yem hammaddesinden mümkün olan en yüksek biyolojik değeri elde etmek. Bu hem ekonomik hem de çevresel sürdürülebilirlik açısından son derece önemli.

KATKI SEÇİMİNDE STANDARDİZASYON VE BİYOYARARLANIM

Yumurtacı kanatlılarda sarı pigmentasyonu için kullanılan doğal ksantofil formülasyonları üzerindeki çalışmalarınız dikkat çekiyor. Tüketici eğilimleri ve yem sanayisinin sentetik katkılardan doğal alternatiflere geçişi konusunda yakın gelecekte bizleri neler bekliyor?

Tüketici artık yalnızca ürünün fiyatına veya besin değerine bakmıyor; ürünün nasıl üretildiğini ve kullanılan bileşenlerin nereden geldiğini de bilmek istiyor. “Doğal”, “sürdürülebilir” ve “izlenebilir” kavramlarının önemi giderek artıyor.

Yumurta sarısı rengi bunun tüketici tarafından en kolay fark edilen örneklerinden biri. Dolayısıyla doğal ksantofil kaynakları ve özellikle bitkisel pigmentler yem sanayisi açısından giderek daha fazla ilgi görüyor. Ancak bilim insanı olarak burada bir noktaya dikkat çekmek isterim: Doğal olan her şey otomatik olarak daha iyi değildir.

Bir katkının doğal olması tek başına yeterli değil. Biyoyararlanımı, stabilitesi, standardizasyonu, diğer yem bileşenleriyle etkileşimi, maliyeti ve hedeflenen etkinliği birlikte değerlendirilmelidir.


Önümüzdeki yıllarda sentetik katkıların tamamen ortadan kalkmasından çok, bilimsel olarak etkinliği gösterilmiş, standardize edilmiş ve sürdürülebilir kaynaklardan elde edilen doğal ürünlerin kullanımının artacağını düşünüyorum.

Burada yem sanayisinin önündeki en önemli konulardan biri de doğal ürünlerde standardizasyon olacaktır.

SICAKLIK STRESİYLE MÜCADELEDE BÜTÜNCÜL YÖNETİM

Küresel ısınma, su kıtlığı ve sıcaklık stresi Orta Doğu ve Afrika kadar Türkiye tavukçuluğunu da etkiliyor. Sıcaklık stresinin kanatlı sağlığı ve yem tüketimi üzerindeki olumsuz etkilerini hafifletmek adına rasyon düzenlemelerinde ve yem teknolojilerinde hangi bütüncül yaklaşımlar ön plana çıkıyor?

Sıcaklık stresini yalnızca “hayvan daha az yem yiyor” şeklinde değerlendirmek bence önemli bir hata olur.

Sıcaklık stresi oksidatif stresi artırıyor, bağırsak bariyerini ve bağışıklık yanıtını etkiliyor, mikrobiyotada değişikliklere yol açabiliyor ve besin maddelerinin kullanımını bozabiliyor. Bunun sonucunda performans, yemden yararlanma, yumurta verimi ve kalitesi ile hayvan refahı olumsuz etkileniyor.

Besleme açısından öncelikle hayvanın yem tüketiminin düştüğü koşullarda gereksinim duyduğu besin maddelerini karşılayabilecek bir rasyon oluşturmak gerekiyor. Enerji yoğunluğunun ve enerji kaynağının düzenlenmesi, amino asit dengesinin hassas kurulması, elektrolit dengesinin korunması ve vitamin-mineral desteğinin optimize edilmesi önem taşıyor.


Ayrıca antioksidan kapasiteyi ve bağırsak sağlığını desteklemeye yönelik besleme stratejileri giderek daha fazla önem kazanıyor. Fakat burada da tek başına yemden mucize bekleyemeyiz.

Havalandırma, hava hızı, soğutma sistemleri, suyun miktarı ve kalitesi, yemleme zamanı, sürü yoğunluğu ve rasyon birlikte ele alınmalı. En iyi yem formülasyonu kötü çevre koşullarını tek başına telafi edemez; iyi çevre yönetimi de hatalı beslemeyi tamamen düzeltemez. Bu nedenle sıcaklık stresiyle mücadelede anahtar kelimenin yine bütüncül yönetim olduğunu düşünüyorum.

GELECEĞİN YEM MİMARİSİ: DİJİTAL VE DİNAMİK BESLEME

Son yıllarda artan yem ham maddesi tedarik krizleri ve karbon ayak izini azaltma baskısı karşısında, kanatlı yem sanayisinin önümüzdeki 5–10 yıllık projeksiyonunu nasıl görüyorsunuz? Yem sanayicilerine ve yetiştiricilere mesajınız ne olur?

Kanatlı besleme alanında uzun yıllardır çalışan bir akademisyen olarak, önümüzdeki 5–10 yıldaki en büyük değişimin “daha fazla kullanmak” yerine “daha verimli kullanmak” anlayışı olacağını düşünüyorum.

Yem hammaddeleri giderek daha stratejik hale geliyor. İklim değişikliği, jeopolitik gelişmeler, enerji maliyetleri ve tedarik zincirindeki kırılmalar bizi birkaç klasik hammaddeye bağımlı üretim modellerini yeniden düşünmeye zorluyor.

Alternatif protein ve enerji kaynakları, yerel hammaddeler, tarım ve gıda endüstrisinin yan ürünlerinin daha etkin değerlendirilmesi, enzim teknolojileri, düşük ham proteinli ancak amino asit dengesi hassas biçimde kurulmuş rasyonlar ve hassas besleme uygulamaları çok daha fazla önem kazanacak.


Beni özellikle heyecanlandıran alanlardan biri de besleme ile dijital teknolojilerin giderek daha fazla birleşmesi. Gelecekte yalnızca bir genotipin ortalama gereksinimine göre yem hazırlamak yerine; yaş, çevre koşulları, sağlık durumu ve sürünün gerçek zamanlı performans verilerine göre daha dinamik besleme programları oluşturabileceğimizi düşünüyorum.

Sürdürülebilirliği de yalnızca karbon ayak izi üzerinden değerlendirmemek gerekiyor. Bir kilogram kanatlı eti veya yumurta üretirken ne kadar yem, su, enerji ve arazi kullandığımız; ne kadar azot ve fosfor kaybettiğimiz ve bunu yaparken hayvanın sağlığını ve refahını ne ölçüde koruduğumuz birlikte değerlendirilmeli.

UCUZ YEM DEĞİL, YÜKSEK BİYOLOJİK DEĞER

Yem sanayicilerine ve yetiştiricilere vermek istediğim mesaj aslında çok net: Geleceğin rekabeti yalnızca en ucuz yemi üretmek üzerine olmayacak; aynı miktarda kaynaktan daha fazla biyolojik değer üretebilmek üzerine olacak. Bu nedenle bilime, araştırma-geliştirmeye ve üniversite–sektör iş birliğine yapılan yatırımın giderek daha önemli hale geleceğine inanıyorum.

Çünkü sürdürülebilir kanatlı üretiminin geleceğini tek bir yeni katkı maddesi veya tek bir teknoloji değil; genetik, besleme, sağlık, çevre ve yönetimin birlikte optimize edildiği sistemler belirleyecek.

Etiketler
# kanatlı besleme
Röportaj Kategorisindeki Yazılar